Sunday, October 31, 2010

KABİRDE SORULAN ÜÇ SORU

Hamd, yalnızca Allah'adır.
Birincisi: Âdem oğlu ölüp ruhu bedeninden çıktıktan ve kabre konulduktan sonra işte âhiret merhalelerinin ilki o zaman başlamış olur. Çünkü kabir, âhiretin ilk merhalesidir.
Nitekim Osman b. Affân'ın -Allah ondan râzı olsun- azatlı kölesi Hâni'den rivâyet olunduğuna göre o, şöyle demiştir:
"Osman bir kabrin üzerinde durduğu zaman sakalını (gözyaşlarıyla) ıslatıncaya kadar ağlardı. Kendisine: Cennet ve cehennem zikredildiği halde (cehennem korkusu ve cennet özlemiyle) ağlamıyorsun da bundan (kabir korkusuyla) mı ağlıyorsun? diye sorulduğunda o şöyle demiştir: Şüphesiz ki Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:'Şüphesiz ki kabir,âhiretin ilk merhalesi (ve dünyanın son merhalesi)dir.[1] Eğer ölü, ondan (kabir azabından) kurtulursa, ondan sonraki merhaleler daha kolaydır.Ondan kurtulamazsa, ondan sonraki merhaleler daha çetindir. 'Osman dedi ki: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: 'Kabirden daha korkunç ve daha dehşetli bir manzara kesinlikle görmedim!"[2]
İkincisi: Kabirde kendisine onunla görevli iki melek gelir ve dünyada iken haklarında îmân edip etmediği üç şey; Rabbi, dîni ve peygamberi hakkında onu sorguya çekerler. Eğer onlara güzellikle cevap verirse, neticesi onun için güzel olur.Yok eğer onlara güzellikle cevap veremezse, iki melek ona şiddetli bir şekilde vururlar.
Kul, eğer îmân ehli iyi kimselerden ise, melekler ona beyaz yüzlü kimseler olarak gelirler. Yok eğer fesat ve kötülük ehlinden ise, melekler ona siyah yüzlü kimseler olarak gelirler. İşte bu, kulun kabrinde imtihan olunacağı kabir fitnesidir.
Âişe'den -Allah ondan ve babasından râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle duâ ederdi:
"Allahım! Tembellikten, yaşlılıktan, borçtan ve günahtan sana sığınırım. Allahım! cehennem azabından, cehennem fitnesinden,kabir fitnesinden,kabir azabından,zenginliğin fitnesinin şerrinden, fakirliğin fitnesinin şerrinden ve Mesih Deccâl fitnesinin şerrinden sana sığınırım.Allahım! Günahlarımı, kar suyu ve dolu ile yıka. Beyaz elbisenin kirden arındığı gibi, kalbimi günahlardan arındır ve doğu ile batının arasını uzaklaştırdığın gibi, benimle günahlarımın arasını uzaklaştır."[3]
Hâfız İbn-i Hacer -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:
"Kabir fitnesi, kabirde iki meleğin sorgusudur." [4]
Safiyyurrahman el-Mubârekpurî -Allah ona rahmet etsin- ise şöyle demiştir:
"Kabir fitnesi; kabirde iki meleğin sorusuna cevap verirken şaşırmaktır." [5]
Üçüncüsü: Kabirde iki meleğin sordukları sorulara gelince, bu sorular aşağıda zikredilen hadiste açıkça belirtilmiştir:
Berâ b. Âzib'den -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre, o şöyle demiştir:
"Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- ile birlikte Ensar'dan bir adamın cenâzesini defnetmek için çıktık, kabre geldiğimizde kabir henüz kazılmamıştı. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- oturunca, biz de onun meclisine saygıdan dolayı sanki başımızda kuş duruyormuşçasına hepimiz hareketsiz bir şekilde onun etrafında oturduk. Elinde bir çubuk vardı ve düşünceli bir şekilde çubuğun bir ucuyla yeri eşeliyordu.Başına kaldırdı ve -iki veya üç defa-: 'Kabir azabından Allah'a sığının, buyurdu. Sonra şöyle buyurdu: Mümin kul, dünyadan ayrılmak ve âhirete yönelmek üzere olduğu zaman ona gökten yüzleri sanki güneş gibi olan beyaz yüzlü melekler iner. Yanlarında cennet kefenlerinden ve kokularından vardır. Onun görebileceği yere otururlar. Sonra ölüm meleği gelir, baş tarafına oturur ve şöyle der:Ey güzel ruh, çık ve Rabbinin mağfiretine ve rızâsına gel.Bunun üzerine o ruh, tulumun ağzından damlayan bir damla gibi çıkar ve ölüm meleği onu alır.Ölüm meleği, mü'min kulun ruhunu aldığında, melekler onu göz açıp kapayacak kadar ölüm meleğinin elinde bırakmazlar.Onu ölüm meleğinin elinden alırlar ve bu kefene koyarlar. O ruhtan, yeryüzünde bulunan en güzel mis kokusu gibi bir koku çıkar.Onu melekler arasından geçirirken: Bu güzel ruh nedir? derler.Dünyadaki en güzel isimlerini söyleyerek: 'Falan oğlu falandır' derler. Dünya semâsına ulaşıncaya kadar çıkarırlar. Melekler onun için kapının açılmasını isterler. Onlara kapı açılır. Bunun üzerine yedinci semâya ulaşıncaya kadar her semâda bulunan Allah'a yakın melekler o ruha eşlik ederler.Nihâyet Allah -azze ve celle- şöyle buyurur: 'Kulumun amel defterini, İlliyyîn'e yazın ve ruhunu yeryüzüne geri gönderin. Çünkü ben, onları ondan (topraktan) yarattım ve yine ona döndüreceğim. Bir defa daha onları (hesaba çekmek üzere) topraktan çıkaracağım.' Bunun üzerine mü'min kulun ruhu bedenine iâde edilir. Ardından iki melek yanına gelip onu oturturlar ve:
Rabbin kimdir? derler.
Mü'min kul: Rabbim Allah'tır, der.
Onlar: Dinin nedir? derler.
Mümin kul: Dinim İslâm'dır, der.
Onlar: Size gönderilen adam hakkında ne dersin? derler.
Mümin kul: O Allah'ın elçisidir, der.
Onlar: Sana bunları bildiren nedir? derler.
Mümin kul: Allah'ın kitabını okudum, ona inandım ve onu tasdik ettim, der.
Bunun üzerine semâdan bir ses gelir:Kulum doğru söyledi.Cennet'ten bir yer döşeyin (makamını hazırlayın),onu cennet elbiselerinden giydirin ve ona cennetten bir kapı açın, der.Bunun üzerine ona cennetin esintisinden ve güzel kokusundan kokular gelir, gözünün görebileceği yere kadar kabri genişletilir. Sonra ona, güzel yüzlü, güzel elbiseli ve güzel kokular içerisinde olan birisi gelir ve seni mutlu edecek şeyle sevin.Bugün sana va'd olunan gündür, der.Bunun üzerine o: Sen kimsin? Senin o hayırlı yüzün nedir,der.O: Ben, senin sâlih amelinim der.Bunu işitince, Yâ Rabbi! Kıyâmeti çabuk kopar ki, âileme ve malıma kavuşayım, der. Kâfir kul, dünyadan ayrılmak ve âhirete yönelmek üzere olduğu zaman, yanlarında kaba ve sert elbise olan siyah yüzlü melekler gelir ve onun görebileceği bir yerde otururlar.Sonra ölüm meleği onun yanına gelip başucunda oturur ve ona: Ey çirkin ruh, haydi çık! Allah'ın öfkesine ve gazabına gel! der.Bunun üzerine ruhu bedenine dağılır ve ıslak yüne dolaşan pıtrağın[6] yünden çekilip çıkarıldığı gibi, ölüm meleği onun ruhunu bedeninden çekip alır (ruhu bedeninden güçlükle ayrılır).Ölüm meleği ruhunu alınca da, melekler onu göz açıp kapayacak kadar ölüm meleğinin elinde bırakmazlar.Onu ölüm meleğinin elinden alırlar ve kaba ve sert elbisenin içine koyarlar. Ondan yeryüzünde bulunan en pis leş kokusu gibi bir koku çıkar.Onu semâya yükseltirler.Her semâda bulunan meleklerin yanından geçerken onlar: "Bu pis ruh kimindir? derler.Melekler, dünyadaki en kötü ismini söyleyerek:"Falan oğlu falandır, derler.Dünya semâsına gelince, onun için semânın kapılarının açılmasını isterler, fakat ona kapılar açılmaz.Sonra Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şu âyeti okudu:"(Öldükleri zaman) onlar (ın ruhların)a gök kapıları açılmaz ve deve, iğne deliğinden geçinceye kadar onlar cennete giremezler. Suçluları işte böyle cezâlandırırız." (A'râf Sûresi: 40)
Allah -azze ve celle- şöyle buyurur: "Onun amel defterini Siccîn'e ( en aşağı tabakaya) yazın". Sonra onun ruhu, gökten yere fırlatılıp atılır. Sonra Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şu âyeti okudu: "Kim Allah'a ortak koşarsa, sanki o, gökten düşüp de parçalanmış da kendisini kuşlar kapmış veya rüzgâr onu uzak bir yere sürükleyip atmış kimse gibidir." (Hac Sûresi:31). Ardından ruhu bedenine iâde olunur da (Münker ve Nekir adlı) iki melek ona gelip yanına oturur ve:
Rabbin kimdir? derler.
Kâfir kul: Hah…Hah… Bilmiyorum,der.
Onlar:Dinin nedir? derler.
Kâfir kul: Hah…Hah… Bilmiyorum, der.
Onlar: Size gönderilen adam hakkında ne dersin? derler.
Kâfir kul: Hah…Hah… Bilmiyorum, der.
Bunun üzerine semâdan bir ses: 'Yalan söyledi, ona cehennem'deki yerini hazırlayın ve ona cehennemden bir kapı açın' der.Cehennem ateşinin sıcağından ve sıcak rüzgârından gelir ve kaburgaları birbirine geçecek şekilde kabri ona daraltılır.Çirkin yüzlü, kötü elbiseli ve pis kokulu bir adam ona gelir ve şöyle der: Seni üzecek şeye sevin! Bugün, va'd olunduğun gündür.Kâfir ruh ona: Sen kimsin? Çirkin yüz kötülük getirdi, der. O da: Ben senin çirkin amelinim, der.Bunun üzerine: Rabbim! Kıyameti koparma, der."[7]
Bu sebeple doğru olan, iki melek, kabrindeki ölüye ancak tevhîd ve akîde ile ilgili sorular sorar. Bu ise açıkça bellidir.
Yine en doğrusunu Allah Teâlâ bilir.

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Âhiretin diğer merhalelerinden bazıları şunlardır: Ölümden sonraki diriliş, Allah'ın huzurunda hesaba durmak için kıyama kalkmak, herkese amel defterlerinin verilmesi, sırattan geçiş, cennet veya cehenneme girmektir..
[2] Tirmizî, hadis no: 2308, İbn-i Mâce, hadis no: 4567. Elbânî de 'Sahîhu'l-Câmi' (hadis no: 1684) de 'hadis, hasendir' demiştir.
[3] Buhârî, hadis no: 6014
[4] Fethu'l-Bârî, cilt: 11, sayfa: 177
[5] Tuhfetu'l-Ahvezî, cilt: 9, sayfa: 328
[6] Pıtrak: Dikenli tohumları hayvanların kıllarına ve insanların giysilerine takılan bir yıllık ve otsu bir bitkidir.Botanik (Bitki Bilimindeki) adı; 'Xantium spinosum'dur.
[7] Ebu Dâvud, hadis no: 4753, İmam Ahmed, hadis no: 18063, Lafız İmam Ahmed'e âittir.Elbânî de Sahîhu'l-Câmi', hadis no: 1676'da hadis sahihtir, demiştir

Saturday, October 30, 2010

Some important points pertaining to refutations

The following link is a translation of an advice by our noble shaykh Rabee bin Haadee in refutation of faalih al harbee

http://www.thenoblequran.com/sps/downloads/pdf/MNJ150016.pdf

Friday, October 29, 2010

The Definition, Pillars and Conditions of Worship (العبادة) - Part 1 - The Definition

As worship (العبادة) is the purpose and reason for which mankind was created, then it is vital for us to clearly understand what this worship is, specifically what is its definition, what are its pillars and what are its conditions.

The Definition of ibaadah

There have been many definitions provided by the Scholars for the meaning of ibaadah, before briefly mentioning them, we can mention the linguistic meaning of (العبادة). In the language it means (الذل والخضوع), which is "lowliness, submissiveness", giving the meanings of humbleness, being lowered, being submissive, and thus there are expressions used in the Arabic language, from them, (بعير معبد), meaning a camel that has been humbled, made submissive. And likewise, (طريـق معبد), meaning a lowered path (due to it being frequently trodden upon). Also from the linguistic meanings of this word is "obedience" (taa'ah) and "compliance" (inqiyaad), "ta'alluh" (devotion).

As for the Sharee'ah definition, which is the precise reality of the worship which is requested in the Sharee'ah, then amongst the definitions provided are the following:


ar-Raghib al-Asfahani: The wilfully chosen action devoid of bodily desires which arises out of an intention and by which nearness to Allaah and obedience to the Sharee'ah is intended. (Tafseel an-Nash'atayn wa Tahseel as-Sa'aadatayn p. 157).

al-Baghawi: worship (ibaadah) [is]: Obedience (taa'ah) coupled with humbling of oneself (tadhallul), and submissiveness (khudoo'), and the slave ('abd) is called as such due to his lowliness (dhillah) and his compliance (inqiyaad). (Sharh us-Sunnah 1/53).

Ibn al-Qayyim: worship (ibaadah) unites two principles: The extremity of love with the extremity of humbleness and submissiveness. So whoever you loved but were not submissive to, you are not a worshipper of him, and whomever were submissive to without (showing) love, you are not a worshipper (of him) until you are (both) loving and submissive. (Madaarij as-Saalikeen 1/74).

Ibn Kathir: In the legislation it is an expression for what combines the perfection of love (mahabbah) submissiveness (khudoo') and fear (khawf). (Tafsir Ibn Kathir 1/25).

Ibn Taymiyyah: A term that combines the perfection of love for Allaah, in its greatest level, and the perfection of humbleness, in its greatest level. For love devoid of humbleness and humbleness devoid of love is not considered worship, rather worship is what combines between the perfection of both matters (Minhaaj us-Sunnah 3/290).

Ibn Uthaymin: worship (ibaadah) is applied to two meanings. The [servant's] act of worshipping (at-ta'abbud) and that with which one is worshipping (al-muta'abbad bihi). So upon the first meaning, the meaning of worship is that a person humbles himself to His Lord by fulfilling His commands and avoiding His prohibitions, out of love (hubb) for Him and veneration (ta'dheem). Upon this description, it (ta'abbud) returns back to the action of the servant. As for the second meaning, that worship (ibaadah) is applied with the meaning of that with which one is worshipping (al-muta'abbad bihi), then Shaykh ul-Islaam Ibn Taymiyyah (rahimahullaah) has defined it in a definition which is the best of the definitions... thus prayer then is worship, obligatory charity is worship, fasting is worship and the pilgrimage is worship. (Majmoo' Fataawaa wa Rasaa'il 7/330)
The Comprehensive Definition

This now brings us to the definition we want to use for the purpose of this article, alluded to by Shaykh Ibn Uthaymeen (rahimahullaah), which is that of Shaykh ul-Islaam Ibn Taymiyyah, for it is the most precise, accurate and comprehensive definition for worship (ibaadah):


هي اسم جامع لكل ما يحبه الله ويرضاه من الأقوال والأعمـال الظاهرة والباطنة

It (ibaadah) is a [comprehensive] term that brings together everything that Allaah loves and is pleased with, from the sayings and actions, [both] inward and outward.
This statement is explained by the Scholars of Ahl us-Sunnah with what can be summarized as follows:

A Term That Gathers ...

That (العبادة) is an (اسم جامع) a term (noun) that gathers together, it brings together, and what are those things? It is everything that Allaah loves and is pleased with.

What Allaah Loves and Is Pleased With...

So then how do we know that Allaah loves something or is pleased with it, we know it by way of what is in the revealed texts and this is generally known in one of a number of ways:


a) Allaah praises the action
b) Allaah praises the doer of the action

c) Allaah orders the action.

And the same can be said for those things which are prohibited:


d) Allaah dispraises the action (which means He loves and is pleased with its avoidance)
e) Allaah dispraises the doers of a particular action (which means He loves those who avoid doing such an action)

f) Allaah prohibits the action (which means Allaah loves and is pleased with its avoidance).

So when we find revealed texts in which we see the above, then we know what comes under worship - and this is the criterion, it is whatever Allaah loves and is pleased with.

Innovations are Not Considered worship...

So this excludes all innovated forms of worship which are not sanctioned or for which no evidence exists in its basis (this is an absolute innovation, completely, from all aspects), or if it exists in its basis, then (no evidence exists) for the particular manner or detail in which it is performed (this is relative innovation, from some aspects), it agrees with the Sharee'ah in its basis but disagrees with the Sharee'ah in its details. So al-bid'ah al-haqeeqiyyah (an innovation in its essence, from all angles) and al-bid'ah al-idaafiyah (relative innovation, an innovation from some angles as opposed to others), then they do not come under the definition of worship, since there is no proof that Allaah loves them or is pleased with them. And it is established that Allaah perfected the religion and left nothing and that the Messenger (alayhis salaam) fulfilled the trust and conveyed the complete truth. So worship is only what Allaah loves and is pleased with, and this excludes the innovations. And each act of worship which has a basis in the Sharee'ah, it must agree with the Sharee'ah in at least one or more of the following parameters (depending on what it is):


a) in its number ('adad), b) in its place (makaan), c) in its time (zamaan), d) in its species (jins), e) in its form or manner (kaifiyyah), f) in its reason or cause (sabab).
So with this, the act of worship is in accordance with the Sunnah and Sharee'ah.

Inward and Outward Speech and Action

Then the sum whole of what Allaah loves and is pleased with is made up of speech (qawl) and action ('amal), and this covers both what is inward and outward, and this then provides us with four categories into which everything that is worship enters into:


The inward speech, which is the speech of the heart, which is its belief, meaning the beliefs held in the heart, these are the sayings of the heart.

Then the outward speech, which is the speech of the tongue, what is expressed with the tongue, which includes testifying with the kalimah, and remembering Allaah, and asking forgiveness, and enjoining good and forbidding evil and so on.

Then the inward actions which are the actions of the heart, its emotions and feelings, such as love, fear, hope, reliance and so on.

Then the outward actions, which are the actions of the limbs, the prayer, fasting, giving charity and so on.

So (العبادة) is a term that brings together what? Whatever Allaah loves and is pleased with, and this is summarized as the inward and outward sayings and actions, and this includes what takes place in the heart (of speech and action) and what takes place upon the tongue (of speech) and what takes place on the limbs (of action). And all of this is bound by the Sharee'ah, only what Allaah loves and is pleased with, which means worship is only that which Allaah has legislated and we know that He has legislated it, meaning He loves it and is pleased with it, and we know that something is worship through the manner in which it has been mentioned in the Book and the Sunnah.
Knowing and Understanding This Definition

So this is the understanding of Ahl us-Sunnah wal-Jamaa'ah of (العبادة), worship, and so you should learn and memorize this definition, along with its concise explanation, such that if you are asked by anyone, a non-Muslim, or a Muslim, then you should be able to explain it finely, you should be able to explain precisely what is worship in Islaam, and how it differs from what is found in other religions and from what is found amongst the sects of Islam who have errors and mistakes in this field and who have followed the way of those nations before us, who departed from what their Prophets and Messengers brought them, and made tahreef (distortion) and tabdeel (alteration, replacement) of their religion, and thus began to worship with that for which Allaah sent down no authority.

תמצית מאפיינים האסלאם

השבח לאל ריבון העולמות והתפילה והשלום לראש השליחים נביאינו מוחמד ולצאצאיו ולחבריו.
האסלאם הוא העדות שאין אל מלבד אללה ושמוחמד שליח אללה בלב בלשון ובאיברים , והוא כולל את האמונה בששת עיקרי האימונה וקיום חמשת עיקרי האיסלאם הלכה למעשה כי אות.
והאיסלאם הוא אחרון השליחויות האלוהית שאללה הטיל על אחרון נביאיו ושליחיו "מוחמד בן עבד אללה" עליו השלום, והוא דת האמת שהאל לא יקבל זולתו משום יצור .
והאל קבעו נגיש ופשוט ללא כל סיבוך או קושי ולא חייב את מאמיניו יותר מיכולתם , שאינם סובלים.
זהו דת שבמהותה המונתיאזים ודוגל באמת, בצדק,וברחמים,והוא הדת האדירה המכוונת את האנשים לכל דבר מועיל רוחנית וחומרית בעולם הזה ובעולם הבא, והוא הדת שבא האל תיקן בין הלבבות התועים והתאוות השוטות והצילים מחשכות הסטייה והתווה להם את דרך הצדק והאמת.
והוא דת הישירה והאמינה בכל הצקויות ,סיפוריה הם אמת ,אמונותיה נכונות ,מעשיה ישרים,ומוסריה נשגב ונימוסיה נעלים.
מטרות שליחות האיסלאם היא לממש את הסיעיפים שלהלן:
1- שהאנשים יכירו את אללה בוראם, דרך שימותיו וכינויו ומאפייניו הייחודיים ומעשיו המחוכמים שאין לו שותפים בעשייתם והיותו ראוי למעמד זה לבדו בלא כל שותף.
2- הדרישה מהאנשים לעבוד את אללה לבדו ללא כל שותף, ע"י קיום מצוותיו בספרו "הקוראן" ובהכוונות שליחו " סונה וחדית'" לתיקונים ולאושרם בשני העולמות (בעולם הזה בועולם הבא).
3- להביא לידיעתם את מצבם ואת עתידם לאחר מותם בקבר ובתחיית המיתים ביום הדין ובגורל כל יצור- לגו עדן או לגיהנום בהתאם למעשיהים לטוב ולרע.
אפשר לסכם את עיקר יסודות האסלאם בסעיפים שלהלו:
ראשית עיקרי האימונה "ארקאן אלאימאן":
1- העיקר הראשון – האמונה באללה ,זה כולל את הדברים הבאים
א- האימונה בריבונות אללה יתעלה: כלומר הריבון הבורא הבעלים של העולם המכוון והמנהל לכל ענייני בריאיו ודיינם.
ב- האימונה באולהיות אללה יתעלה כלומר : הוא אל האמת ושאר האלילים זולתי הם שקריים ופסולים.
ג- האימונה בשמיותיו כינוייו ומאפייניו תכלומר: יש לו שמות תואר מיוחדים ומאפיינים מושלמים ונשגבים,לאור האמור בספרו (הקוראן) והכוונות שליחו (סונה,חדית') עלין השלום.
2- העיקר השיני הוא האימונה במלאכים:
המלאכים הם עבדים מכובדים , האל בראם הם עבדיהו וצייתו לו , והוא חייבם למלא משימות מוגדרות , מהם:"גיבריל" האחראי להעברת ההשראה האלוהית מאללה לנביאיו ולשליחותיו ,ומהמלאכים גם " מיקאאיל" האחראי לגשם ולצמחים ,ומהם גם "אסראפיל" האחראי לתריעת השופר ביום הדין , ומהם גם "מלאך המוות" האחראי לנטילת הנישימות ברגע המוות.
3- העיקר השלישי , האימונה בספרי הקודש-
אללה יתגדל ויתקדש הוריד לשולחיו ספרי קודש להדרכת האנשים לטובתם ולתיקונםתמספרים אלה ידוע לנו:
א- התורה שאללה הוריד למושה עליו השלום והוא המפואר בספרי בני ישראל
ב- הברית החדשה "האינגיל" שאללה הוריד לישו (עיסא) עליו השלום.
ג- תהלים (זבור) שאללה העניק לדוד עליו השלום .
ד- מגילות איבראהים עליו השלים שקיבל מאללה.
ה- "אלקוראן" המפואר וגולת הכותרת שאללה הוריד לנביאו מוחמד עליו השלום, אחרון הנביאים שביטל בו את שאר ספרי הקודש הקודמים וערב לשמירתו מזיוף משום שהוא ישאר ראייה חותרת נגד כל היצורים עד יום הדין.
4- העיקר הרביעי – האימונה בשליחים:
אללה שלח שליחים לברואיו, מנוח עליו השלום וכלה במוחמד עליו השלום,וכל השליחים ובכלל ישוע בן מרים ועוזייר עליהם השלום, הם אנשים ברואים ללא שום סממן של ריבונית או אלוהית , שכן הם עבדי האל שזכרו בכבוד השליחות , והוא חתם את השליחויות בשליחות מוחמד עליו השלום שנשלח לכל האנשים ואין נביא אחריו.
5- העיקר החמישי – האימונה באחרית הימים
והוא יום הדין שבו האל אוסף את כל הברואים , עם תחיית המתים מקבורותיהם לחיות חיי נצח בגן העדן או בגיהינום בהתאם למעשיהים, והאימונה באחרית הימים היא האימונה בכל מה שיהיה לאחר המוות מהייסורים וההנאה בקבר (בהתאם למעשי האדם באחייו),דרך תחיית המיתים וכלה ביום הדין לגן עדו או לגיהינום.
6- העיקר השישי – הימונה בגורל.
הגורל הוא האימונה שהאל קבע את בריאת היצורים מראש בתיחכומו ובחוכמתו וכל היצורים ידועים לו ובריאתם כתובה אצלו בלוח השמור , והם נבראו בהתאם לרצון אללה בידיעתו והכוונתו ובבריאתו להם.
 שנית יסודות האסלאם (ארקאן אלאסלאם).
האסלאם מבוסס על חמישה יסודות ואין והמוסלם נחשב מוסלם באמת אם לא יאמין ביסודות אלה ויקיים הלכה למעשה והם:
1- היסוד הראשון העידות (שהאדאתאן) אל מלבד אללה ושמוחמד הוא שליח אללה עדות זו היא המפתח לאסלאם והבסיס שעליו ייבנה.
משמעות העדות ש "מוחמד הוא שליח אללה " היא להאמין לדבריו שמסר ולציית לצויוויו ולסלוד לאיסוריו, ושהאל ייעבד רק במה שהתווה.
2- היסוד השיני – "התפילה"
היא כוללת חמש תפילות חובה יומיות, שהאל התווה למען תהיה מילוי חובה, מצד הבריאים כלפי יוצרם ושבח ותודה לו על חסדיו ,וקשר בין המוסלמים לבין ריבונו, מונולוג של היצור הקורא לאולהיו ומבקש ממנו , ודרך לסלידה מאיסורים ומעבירות.
ועל התפילה הישרה לתקן את דרך האדם, ואמונותיו ומחייבת שכר מאללה בשני העולמות ,ובכל זאת הוא זוכה בשלווה נפשית וגופנית וזה מביא לו אושר בשני העולמות.
3- היסוד השלישי – הצדקת החובה (זקאה)
היא צדקה החלה על כל המחוייבים בה אחת לשנה ,לטובת הראויים לקבלתה העניים ועוד (מצארף אלזקאה ).
ואין היא חובה על העני שרכושו והכנסתיו פחותים מסף חובת מתן הצדקה (ניסאב אלזקאה).
והיא חלה על העשירים להשלמת דתם ואמונתם להגזלת כספיהים ומוסרם, להרחקת מזיקים מהם ומכספיהים, ולטיהורם מעוונת ולניחום הנזקקים והעניים והטיפול בעניינים בכלל , ועם זאת היא אחוז מועט ביותר יחסית לכספים הרבים שהאל העניק להם.
4- היסוד הרביעי – הצום (סיאם)
הוא צום חודש רמדאן המבורך ,החודש התשיעי מחודשי שנת הירח שבו משתתפים כל המוסלמים בניטשת תאוותיהם המקוריות כגון אוכל,שתייה,ויחסי אישות, במשך היום מהפצעת השחר לשקיעת השמש , והאל מפצה את הצמחים בחסדים רבים בהשלמת דתם ואמונתם ומכפר על עוונותיהם ומעלה את דרגות אמונתם ושכרם בשני העולמות.
5- היסוד החמישי – העלייה לרגל (חג'):
הוא ההליכה למסגד האל (הכולל את אלקעבה) במכה לקיום עבודה דתית מיחדת בזמן ובמקום מוגדרים בהלכה המוסלמית ,פעם בחיים.
בעלייה לרגל נאספים המוסלמים מכל קצות תבל אל האדמה הקדושה ביותר ,כדי לעבוד ריבון אחד (אללה) לובשים תלבושת אחידה , ללא הבדל בין נשיא ואזרח , עשיר ועני לבו ושחור. כולם מקיימים את נהלי העלייה לרגל במשותף ( בזמן ובמקום), ובעיקר מעמד ערפה הקפת אלקעבה הקדושה, כיוון תפילת המוסלמים ( קיבלה) וההליכה בין ספה למרוה ,ביסוד זה טמונות תועלות דתיות וחומיות רבות עץ איך ספיר.
 שלישת " איחסאן" – שיא האימונה.
הוא עבודת אללה באימונה ובאסלאם כאילו אתה רואה אותו, וטם טינך רואה אותו הוא רואה אותך , כלומר להרגיש זאת ולנהוג בהתאם להכנות שליח אללה , מוחמד עליו השלום ואי הפרתם כל המצויין לעיל מהווה את הקרוי דת האסלאם.
ידוע כי האסלאם סידר את חייי האנשים יחידים וקבוצות , והבטיח להם אושר בעולם הזה ובאחרית הימים הוא התיר להם נישואים ושידל להינשא , אסר זנות ומשכב זכרים ושאר עוונית , חייב שמירה על קשרי קרבה תבע רחמים על העניים והמסכנים והדאגה לצרכיהם , דרש מוסר טוב וינמוסים ושידל לרכוש אותם, אסר מנהיגים נאחלים והתריע נגדם , התיר רווחים בדרך כשרה במסחר ואסר ריבית ומסחר אסור המלווה במרמה והלולכי שולל, האסלאם התחשב בהבדלים האינבינדיאליים בין האנשים מבחינת מידת דבוקתם בדרך היישר והשמירה על זכויות הזול , לכן נקבעו עונשים מרתיעים לסטיות מצרך האל.
כגון: הכפירה , הזנות, שתיית משקאות משכירים ועוד, כן האסלאם קבע עונשים מרתיעים לפגיעות בזכויות האנשים , חייהם כבודם ורכושם : כגון הרצח הגניבה הוצאה הדיבה ההראהת הגזל והשוד, כך שחומרת העונשים הולמת את חומרת הפשעים עצמם.
האסלאם גם קבע וסידר את יחסי הגומלין בין שליטים ונשלטים והטיל על הנשלטים לציית לשליטים כל עוד לא נדרשו להפר מצוות דת ואסר עליהם למרוד בשליטים למניעת נזקים כללים ופרטחחם.
ניתון לחתום ולומר : האסלאם הכיל בניית יחסים ומעשים נכונים בין העבד לבין ריבונו ( אללה) ובין האדם וחברתו בכל תחומי חייו לכל דבר טוב במוסר בנימוסים וביחסים חברתיים וכלכליים יש שורש ומקור באסלאם שהדריך אליו ושידל לרכוש אותו, וכל דבר פסול ומזיק בכל תחומי החיים במוסר ויחסים החברתיים והכלכלה נמצא שהאסלאם אוסר אותו , ומתריע נגדו וכל אלה מוכיחים את שלמות דת האסלאם וטובו בכל צדדיו
והשבח לאללה ריבון העלומות

BİD'AT VE ŞİRK KONUSUNDA DETAYLI BİLGİLER

Hamd, yalnızca Allah'adır.
Bid'atı anlatmadan önce onu üç bölümde incelemek gerekir:
1. Bid'atın ölçüsü
2. Bid'atın kısımları
3. Bid'at işleyen kimsenin hükmü: Bid'at işleyen kimse kâfir olur mu?
Birincisi: Bid'atın ölçüsü
Değerli âlim Muhammed b. Salih el-Useymîn -Allah ona rahmet etsin- bu konuda şöyle demiştir:
"Bid'atın terim olarak ölçüsü (tanımı); Allah Teâlâ'ya, O'nun meşrû kılmadığı şekilde ibâdet etmektir.Buna dilersen şöyle de diyebilirsin: Allah Teâlâ'ya, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- ve Râşid Halifeleri'nin üzerinde bulundukları yoldan başka bir yol üzere ibâdet etmektir."
Birinci tanım, (Allah Teâlâ'ya, O'nun meşrû kılmadığı şekilde ibâdet etmek), Allah Teâlâ'nın şu sözünden alınmıştır:
"Yoksa onların (müşriklerin) Allah'ın izin vermediği bir dîni meşrû kılan ortakları mı var? Eğer Allah'ın süre tanıyarak onlara dünyada azap etmeyeceğine dâir kazâ ve kaderi olmasaydı, onların aralarında derhal azap etmek sûretiyle hüküm verilirdi.Şüphesiz ki zâlim (kâfir)ler için (kıyâmette) acıklı bir azap vardır." ( Şûrâ Sûresi: 21)
İkinci tanım, (Allah Teâlâ'ya, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- ve Râşid Halifeleri'nin üzerinde bulundukları yoldan başka bir yol üzere ibâdet etmek), Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in şu sözünden alınmıştır:
"Sizden kim, benden sonra yaşarsa, (dînde) çok ihtilaflar görecektir. Bu sebeple benim sünnetime ve benden sonraki doğru yolu bulmuş râşid halîfelerimin sünnetine uyun. Azı dişlerinizle tutarcasına onlara sımsıkı sarılın.Dîne sonradan sokulan şeylerden şiddetle sakının. Çünkü dîne sokulan her yenilik bid'at, her bid'at ise dalâlettir." ( Ahmed, Ebu Dâvûd, Tirmizî ve İbn-i Mâce rivâyet etmişler, Elbânî de "hadis sahihtir" demiştir.)
Bu sebeple her kim, Allah Teâlâ'ya, O'nun meşrû kılmadığı bir şekilde veya Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- ve Râşid halifelerinin üzerinde bulundukları yoldan başka bir yol üzere ibâdet ederse, -bu ibâdet, ister Allah Teâlâ'nın isim ve sıfatları konusunda olsun, isterse Allah Teâlâ'nın koyduğu hükümler ve meşrû kıldığı şeylerle ilgili olsun-, o kimse bid'atçıdır.
Gelenek ve göreneklere tâbi olan dünyalık şeylere gelince, -lügat olarak bid'at olarak adlandırılsa bile-, bunlara dînimizce bid'at denilmez. Bunlar, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in dînde şiddetle uyardığı bid'at değildir.Dînde, bid'atı hasene diye bir şey de kesinlikle yoktur." ( Mecmû'u Fetâvâ İbn-i Useymîn, cilt: 2, sayfa: 291 )
İkincisi: Bid'atın kısımları
Bid'at iki kısma ayrılır:
1. Küfre götüren (dînden çıkaran) bid'at
2. Küfre götürmeyen (dînden çıkarmayan) bid'at
O halde küfre götüren (dînden çıkaran) ve küfre götürmeyen (dînden çıkarmayan) bid'atın ölçüsü nedir? diye sorulacak olursa, bunun cevabı şöyledir:
Değerli âlim Hâfız el-Hakemî -Allah ona rahmet etsin- bu konuda şöyle demiştir:
"Küfre götüren (dînden çıkaran) bid'atın ölçüsü şudur: 'Dînce üzerinde ittifak edilip mütevâtir olan ve kesin delillerle bilinen bir farzı inkâr etmek, farz olmayan bir şeyi farz kılmak, haramı helâl kılmak, helâli haram kılmak, nefy (inkâr) ve isbat (kabul) gibi, Allah Teâlâ, elçisi Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- ve Kur'an-ı Kerim'in tenzih ettiği bir şeyin aksine inanmaktır. Çünkü bu davranış, Kur'an-ı Kerim'i ve Allah Teâlâ'nın, elçisi Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- gönderdiği şeyi yalanlamak demektir.
Buna örnek olarak şunları verebiliriz:
Allah Teâlâ'nın sıfatlarını inkâr eden, Kur'an-ı Kerim'in mahluk (yaratılmış) olduğunu veya Allah Teâlâ'nın sıfatlarının mahluk (yaratılmış) olduğunu söyleyen Cehmiyye'nin bid'atı gibi.
Allah Teâlâ'nın ilim ve fiillerini inkâr eden Kaderiyye'nin bid'atı gibi.
Allah Teâlâ'yı, kullarına benzeten Mücessime'nin bid'atı gibi.
2. Küfre götürmeyen (dînden çıkarmayan) bid'atın ölçüsü ise şudur: Kur'an-ı Kerim'i ve Allah Teâlâ'nın peygamberlerine gönderdiği bir şeyi yalanlamayı gerektirmeyen bid'attır.
Buna örnek olarak şunları verebiliriz:
Bazı namazları son vaktine kadar geciktiren, bayram namazı hutbesini namazdan önceye alan,Cuma ve bayram namazlarında hutbe verirken oturan Mervâniyye bid'atı gibi.
Nitekim sahâbenin fazîletlileri bu davranışlarından dolayı onları reddetmişler, bunu onaylamamışlar, fakat bununla birlikte onları herhangi bir şeyle tekfir etmemişler ve bu bid'at sebebiyle onlardan el çekmemişlerdir (onlara itaatsizlik etmemişlerdir)." ( Meâricu'l-Kabul, cilt: 2, sayfa: 503-504 )
Üçüncüsü: Bid'at işleyen kimsenin hükmü:
Bid'at işleyen kimse kâfir olur mu?
Bu sorunun cevabı detaylıdır:
Eğer işlenen bid'at küfre götüren bid'at ise, bid'at sahibi şu iki halin dışına çıkamaz:
Birinci hal:
Bid'atçının kastının, İslâm dîninin temellerini yıkmak ve müslümanları dînlerinde şüpheye düşürmek olduğunun bilinmesidir.Bu kimsenin kâfir olduğunda şüphe yoktur. Hatta bu kimsenin İslâm ile bir alakası yoktur ve İslâm'ın düşmanlarından birisidir.
İkinci hal:
Bid'atçının aldatılmış ve bâtılın, kendisine hak olarak gösterilmiş olmasıdır. Bu kimseye huccet ikâme edildikten ve hakka dönmesi istendikten sonra bid'atında ısrar ederse,onun küfrüne hükmedilir. Eğer işlenen bid'at, küfre götüren bid'at değil ise, kâfir olmaz. Aksine bu kimse, İslâm üzere kalır, fakat büyük bir münkeri işlemiş olur.
Bid'atçılara nasıl davranmamız gerekir? diye soracak olursanız, buna şöyle cevap verebiliriz:
Değerli âlim Muhammed b. Salih el-Useymîn -Allah ona rahmet etsin- bu konuda şöyle demiştir:
"Her iki kısımdaki -küfre götüren bidatlar işleyenler ile küfre götürmeyen bid'atları işleyenler- İslâm'a mensup bu kimseleri hakka dâvet etmemiz gerekir.Bunu da bid'atlarını hedef alarak onlara saldırmadan hakkı açıklamamız gerekir.
Çünkü Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:
"Onların Allah’tan başka yalvardıkları putlara sövmeyin ki, onlar da haddi aşarak bilmeden Allah’a sövmesinler! İşte biz, her ümmete, yaptıkları işi güzel gösterdik.Sonra dönüşleri yalnızca Rablerine olacak ve O da onlara yaptıklarını haber verecektir." ( En'am Sûresi:108 )
Onlardan, hakka karşı büyüklenme ve hakkı kabul etmeme gibi bir durumu görürsek, bu takdirde onların bâtıl olan davranışlarını açıklarız. Çünkü onların bâtıl olan şeylerini açıklamak, dînen farzdır.
Onları terketmeye gelince, bu onların bid'atına göredir. Eğer işledikleri bid'at, küfre götüren (dînden çıkaran) bid'at ise, onları terketmek gerekir. Yok eğer onların bid'atı küfre götüren bid'at değil ise, onları terketmek konusunda düşünürüz: Eğer onları terketmekte fayda varsa, bunu yapar ve onları terkederiz. Eğer onları terketmekte fayda yoksa veya bid'at o kimsede günahların artmasına ve haddi aşmasına sebep oluyorsa, ondan uzak dururuz. Çünkü faydalı olmayan şeyden uzaklaşmak da mü'min için fayda sayılır. Zirâ aslolan mü'minin, mü'min kardeşini terketmesinin haram oluşudur.
Nitekim Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bu konuda şöyle buyurmuştur:
"Bir kimsenin, mü'min kardeşini üç günden fazla terketmesi (ona dargın kalması), ona helâl olmaz.Kim, üç günden fazla kardeşini terkeder (ona dargın kalır) ve (tevbe etmeden bu hal üzere) ölürse cehenneme girer (cehenneme girmesi ona gerekli olur)." ( Ebu Dâvûd )
( Mecmû'u Fetâvâ İbn-i Useymîn, cilt: 2,sayfa:293 )
İkinci Bölüm: Şirk, şirkin türleri ve her birisinin tanımı
Değerli âlim Muhammed b. Salih el-Useymîn -Allah ona rahmet etsin- bu konuda şöyle demiştir:
" Şirk, iki türlüdür.
1. Dînden çıkaran büyük şirk.
2. Dînden çıkarmayan küçük şirk.
Birincisi:
Dînden çıkaran büyük şirk: Kur'an ve sünnetin şirk olarak adlandırdığı ve insanın dîninden çıkmasını içeren şirktir.
Allah -azze ve celle-'ye yapılması gereken ibâdet çeşitlerinden herhangi birisini Allah Teâlâ'dan başkasına yapmak gibi.
Örneğin Allah Teâlâ'dan başkası için namaz kılmak, Allah Teâlâ'dan başkası için oruç tutmak, Allah Teâlâ'dan başkası için kurban kesmektir.
Aynı şekilde Allah Teâlâ'dan başkasına yalvarıp yakarmak da büyük şirktendir. Kabirde yatan ölüye yalvarıp yakarmak veya Allah Teâlâ'dan başka hiç kimsenin gücünün yetmediği bir konuda hazırda olmayan bir kimseden yardım istemek ve medet ummak gibi.
İkincisi:
Dînden çıkarmayan küçük şirk: Kur'an ve sünnetin şirk olarak adlandırdığı, fakat insanı dînden çıkarmayan bütün sözlü veya fiilî amellerdir.
Allah Teâlâ'dan başkası adına yemîn etmek gibi.
Nitekim Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bu konuda şöyle buyurmuştur:
"Kim, Allah’tan başkası adına yemîn ederse, kâfir olur veya Allah’a ortak koşmuş olur." ( Ebû Dâvûd ve Tirmizî sahîh bir senedle rivâyet etmişlerdir. )
Azamet ve büyüklükte Allah Teâlâ'nın bir benzeri olmadığına inanmakla birlikte, Allah Teâlâ'dan başkası adına yemîn eden kimse, küçük şirke düşmüş olur.İnsanlardan kendisi adına yemîn edilen kimse, ister tazim gösterilen kimse olsun, ister olmasın, bu hükümdedir. Bu sebeple Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- veya bir reis veya Kâbe veyahut da Cebrail adına yemîn etmek, câiz değildir. Çünkü bu davranış, şirktir. Fakat bu şirk, dînden çıkarmayan küçük şirktir.
Küçük şirkin çeşitlerinden birisi de riyâdır.
Riyâ; bir ameli, Allah Teâlâ için değil de insanlar görsünler diye işlemektir.
İbâdetleri boşa götürmesinden dolayı riyâ iki kısma ayrılmaktadır:
Birincisi:
Riyânın, ibâdetin özünde olmasıdır. Yani sadece riyâ için kalkıp ibâdet etmektir. Bu kimsenin ameli bâtıldır (geçersizdir) ve kendisine iâde olunur.
Nitekim Ebu Hureyre'nin -Allah ondan râzı olsun- rivâyet ettiği hadis-i kudsî'de Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
"Allah Tebâreke ve Teâlâ buyurdu ki: Ben, ortak olduklarını iddiâ edenlerin şirkinden (ortak koştukları şeyden) müstağnîyim. Kim, bir ameli işler ve benimle başka birisini ona ortak ederse (hem benim için, hem de başkası için bir amel işlerse), onu ortak koştuğu şeyle başbaşa bırakırım (onun amelini kabul etmem)." (Müslim, Kitabu'z-Zühd'de rivâyet etmiştir. Hadis no: 2985 )
İkincisi:
Riyânın, ibâdetin içine sonradan yerleşmesidir.Yani ibâdetin özünün AllahTeâlâ için yapılması, fakat riyânın daha sonra o amele girmesidir. Bu da iki kısma ayrılmaktadır:
1. Bir kimsenin, ibâdet ederken riyâyı kendisinden def edip savuşturmasıdır ki bu riyâ, ameline herhangi bir zarar vermez.
Örneğin bir kimse namaz sırasında birinci rekâtı kıldıktan sonra ikinci rekâtta bazı kimseler gelip arkasında namaza durduklarında, rükû veya secdeyi uzatmak veyahut da kıraat sırasında ağlar gibi göstermek gibi, onun kalbinde bir şey hâsıl olursa, bunu def edip savuşturabilirse, ameline herhangi bir zararı olmaz. Çünkü bu kimse cihâd etmiş olur. Yok eğer içine riyâ giren bu ameline devam ederse, riyâdan doğan her ameli bâtıldır (geçersizdir).Örneğin kıyâmı veya secdeyi uzatır veya kıraat sırasında kendisini ağlar gibi gösterirse, bu amellerinin hepsi bâtıldır. Fakat geçersiz olması, o ibâdetin tamamını kapsar mı?
Deriz ki bu, iki halden birisinin dışına çıkamaz:
Birinci hal:
İbâdetin son kısmının ilk kısmına binâ edilmesi ile son kısmının fesada uğramasıdır ki bu durumda ibâdetin tamamı geçersiz olur.
Bu, aynı namaz gibidir. Örneğin namazın sonunun bozulması, başının bozulmaması gibi bir durum söz konusu olamaz. O halde namazın tamamı geçersizdir.
İkinci hal:
Başının geçerli, sonunun ise geçersiz olacak şekilde, ibâdetin başının sonundan ayrı olmasıdır. Buna göre, riyâdan önce yapılan ibâdet geçerlidir. Riyâdan sonra yapılan ise, geçersizdir.
Örneğin bir kimse, yanında 100 riyali varsa ve bu paranın 50 riyalini sadaka olarak iyi niyetle verdikten sonra geri kalan 50 riyali riyâ amaçlı verirse, birinci verdiği sadaka makbuldur, ikincisi ise makbul değildir. Çünkü ikinci sadaka, birincisinden ayrıdır.
( 'Mecmûu Fetâvâ ve Resâil İbn-i Useymîn' ile 'el-Kavlu'-Mufîd Şerhu Kitâbi't-Tevhîd', cilt: 1, sayfa: 114 -1. Baskı- ).

Wednesday, October 27, 2010

Përqendrimi në namaz

Falënderimi i takon Allahut, Zotit të botëve, i Cili na ka urdhëruar t’i kërkojmë ndihmë me durim dhe namaz për vështirësitë e ndryshme. Gjithashtu, na ka treguar se kjo është një çështje shumë e madhe vetëm për të devotshmit (ata që e kanë frikë Allahun). I ka cilësuar Allahu besimtarët me cilësinë e të përqendruarit në namaz, si dhe e bëri këtë cilësinë kryesore të tyre. Allahu thotë në suren Muminun ajeti 1-2: “Me të vërtetë, kanë shpëtuar besimtarët, ata të cilët në namazin e tyre janë të përqendruar (të frikësuar)”. E falënderoj dhe e madhëroj Atë me më të lartin dhe me më të mirin madhërim. Dëshmoj se nuk e meriton askush tjetër me të drejtë adhurimin veç Allahut, i cili është i Vetëm dhe nuk nevojë për ortak. Dëshmoj se Muhamedi (sal-lAllahu alejhi ue sel-lem) është njeri, i dërguar, ftues për në kënaqësinë e Allahut. Paqja, mëshira dhe begatia e Allahut qoftë për të, për familjen e tij dhe për të gjithë ata që ndjekin rrugën e tij deri ne Ditën e fundit.
O ju njerëz! Kini frikë Allahun dhe dijeni se përqendrimi në namaz është ai që e lartëson dhe e bën atë të vlefshëm. Allahu i ka cilësuar profetët dhe njerëzit e Tij vepër mirë duke thënë për ta në Kuran: “...Ata përpiqeshin për punë të mira, na u luteshin duke shpresuar dhe duke u frikësuar, ishin respektues ndaj Nesh”. (Enbija,90) Po kështu dhe në suren Fatir ajeti 28, thuhet: “Dijetarët janë ata të cilët i frikësohen më tepër Allahut nga robërit e Tij.” Si dhe në suren Isra ajeti 107-109: “...atyre të cilëve u është dhënë dijeni para tij, kur u lexohet atyre, ata bien me fytyrë duke bërë sexhde. Dhe thonë: ‘I Lartësuar është Zoti ynë, premtimi i Zotit tonë është i realizuar, dhe duke qarë bien me fytyra ( kur e dëgjojnë Kuranin) dhe ai ua shton edhe më tepër devotshmërinë (khushunë).”
Baza e të përqendruarit është butësia e zemrës, qetësia dhe modestia e saj. Nëse përqendrohet zemra, menjëherë përqendrohen dhe gjymtyrët e gjithë trupit, sikurse thotë dhe hadithi i Muhamedit (alejhi selam): “Me të vërtetë, në trupin e njeriut është një copë mishi, nëse rregullohet ajo, atëherë është i rregullt i gjithë trupi, e ajo është zemra.” (Buhariu dhe Muslimi) Nëse dikush e ka përqendrimin vetëm në gjymtyrë e jo dhe në zemër, ky është përqendrim hipokrizie.
Një ditë Umeri pa një djalë i cili e mbante kokën ulur dhe i tha: “O ti, ngrije kokën, sepse frika (khushja) nuk tregohet me uljen e kokës dhe se ky veprim nuk ia shton përqendrimin zemrës, por frika e cila arrin në zemër është vetëm ajo e cila arrihet me njohjen e madhështisë së Allahut. Kush e njeh Allahun më shumë i frikësohet më tepër Atij.” Ndër shkaqet kryesore për të arritur frika në zemër është të thelluarit në të kuptuarit e fjalëve të Allahut (Kuranin). Allahu i Lartësuar thotë në suren Hashër, ajeti 21: “Sikur Ne ta zbrisnim këtë Kuran në ndonjë kodër do ta shihje atë të strukur e të çarë nga frika e Allahut.”
Allahu i Lartësuar i ka cilësuar besimtarët e librave të mëparshëm me fjalën, të frikësuar, të përqendruar kur i dëgjonin ajetet e Kuranit. Këtë e vërteton fjala e Allahut në suren Isra ajetet 107-109, ku thuhet: “...atyre të cilëve u është dhënë dijeni para tij, kur u lexohet, ata bien me fytyrë duke bërë sexhde. Dhe thonë: ‘I Lartësuar është Zoti ynë, premtimi i Zotit tonë është realizuar, dhe duke qarë bien me fytyra ( kur e dëgjojnë Kuranin) dhe ai ua shton dhe më tepër devotshmërine (khushunë).” Allahu i ka qortuar ata që i kanë zemrat e tyre të ngurta ndaj ajeteve të Kuranit. Allahu thotë në suren Hadid ajeti 16: “A nuk është koha që zemrat e atyre të cilët besuan të zbuten me përkujtimin e Allahut dhe me atë të vërtetë që zbriti, e të mos bëhen si ata, të cilëve u është dhënë libri më parë e zgjati koha dhe zemrat e tyre u shtangen, e shumë prej tyre janë jashtë rrugës.” Si dhe ajeti 22 në suren Zumer: “...Të mjerët ata që i kanë zemrat e tyre të ngurta nga përkujtimi i Allahut, ata janë në një hubmje të qartë”.
Profeti (alejhi selam) i kërkonte mbrojtje Allahut prej zemrës e cila nuk frikësohet. Transmeton Muslimi se i dërguari (alejhi selam) ka bërë këtë dua: “O Allah, unë të kërkoj mbrojtje nga dija e cila nuk ka dobi prej saj, nga zemra e cila nuk frikësohet, nga vetja e cila nuk ka të ngopur dhe nga duaja e papranueshme!”
Allahu i Lartësuar i ka obliguar robërit e Tij me obligime ku të shfaqet përqendrimi i zemrës dhe i gjymtyrëve. Ndër më të mëdhatë e këtyre është namazi. Prandaj dhe i ka lavdëruar ata të cilët në namazin e tyre janë të përqendruar duke thënë: “Me të vërtetë, kanë shpëtuar besimtarët, ata të cilët në namazin e tyre janë të përqendruar.” (Muminun,1-2) Thotë Muxhahidi, një komentues i Kuranit nga tabiinët: “Kur ndonjeri nga dijetarët çohej për të falur namazin, kishte frikë prej Allahut të çonte shikimin në diçka, të kthente kokën, të luante me guralecë apo të mendonte në diçka nga çështjet e dynjasë, vetëm se në harresë, deri sa të ishte në namaz.”
Muslimi vërteton një hadith nga Othmani se i dërguari (alejhi selam) ka thënë: “Nuk ka ndonjë mysliman që kur vjen koha e namazeve farze, e merr abdesin në mënyrën më të mirë, e shton përqendrimin (khushunë), e përmirëson rukunë, vetëm se Allahu ia fal të gjitha përveç gjynaheve të mëdha, e kjo është e gjithë koha (periudha e shkruar).”

O robërit e Allahut!
Përqendrimi në namaz ka disa shkaqe, prej të cilave më kryesoret janë:
 Përkujtimi i madhështisë së Allahut para të Cilit po qëndron, përkujtimi se Allahu është afër robit të Tij, e sheh dhe e dëgjon atë, di se ç’ka në zemrën dhe ndërgjegjen e tij, si dhe turpërimi nga Zoti i Tij.
 Shkaqe të tjera që ndikojnë në përqendrimin në namaz është dhe vendosja e dorës së djathtë mbi të majtën dhe vendosja e të dyjave mbi gjoks në shenjë nënshtrimi përpara Allahut të Madhëruar. Kur është pyetur Imam Ahmedi për këtë veprim u përgjigj se kjo paraqet nënshtrimin para Krijuesit të Madhëruar.
 Prej shkaqeve të përqendrimit në namaz është dhe eliminimi i lëvizjeve që s’janë pjesë e namazit. Një nga besimtarët e mëparshëm kur shikonte dikë që i lëvizte duart e tij jashtë lëvizjeve të duhura i tha: “Sikur të ishte e përqendruar zemra jote do të ishin të përqendruara dhe gjymtyrët e tua.” Këtë fjalë e kishte dëgjuar nga i Dërguari i Allahut (sal-lAllahu alejhi ue sel-lem). Ka disa njerëz që kur falen i lëvizin së tepërmi këmbët, duart apo fërkojnë hundët, sa që shqetësojnë edhe të tjerët, e kjo tregon për jopërqendrim në namaz.
 Gjithashtu, nga shkaqet e përqendrimit në namaz është dhe prezantimi i zemrës në të dhe moszënia e saj me çështjet e dynjasë dhe problemet e saj. Pra qëndrimi përpara Allahut me zemër të frikësuar dhe të larguar nga diçka jashtë namazit. Largimi i vëmendjes nga namazi është i ndaluar.

Shpërqendrimi nga namazi, sipas dijetarëve është dy llojesh:

1. Shpërqendrimi i zemrës nga Allahu duke e zënë atë me punët e dynjasë, duke mos e përqendruar atë në Allahun e Madhëruar. Transmeton Muslimi në librin e saktë të tij një hadith nga Muhamedi (alejhi selam) ku flitet për mirësinë e abdesit: “... e nëse ai falet, e falënderon Allahun, e nderon dhe e madhëron Atë me atë që Ai e meriton, pastaj e largon zemrën e tij nga çdo gjë tjetër, pastrohet nga gjynahet sikurse ka qenë në ditën kur e ka lindur nëna.”
2. Shpërqendrimi duke e hedhur shikimin majtas ose djathtas duke e ditur se mbajtja e shikimit në vendin e sexhdes ndikon për përqendrimin në namaz dhe për mos shkëputjen e vëmendjes tek objektet që na rrethojnë.
Muslimi transmeton se Aishja e pyeti të dërguari (sal-lAllahu alejhi ue sel-lem) se ç’është shpërqendrimi nga namazi, ai iu përgjigj: “Shpërqendrimi është vjedhje me të cilën shejtani mundohet t’ia pakësojë sevapet njeriut.”
Ahmedi dhe Tirmidhiu transmetojnë një hadith nga Harith el Esharij nga i Dërguari i Allahut (sal-lAllahu alejhi ue sel-lem) se ai ka thënë: “Allahu e udhëzoi Jahjan, të birin e Zekerijas me pesë fjalë që të punonte me to dhe të urdhëronte beni israilët që të punonin me to, përmendi prej tyre: Allahu ju urdhëron të falni namazin, sepse me të vërtet, Allahu vazhdon ta mbajë shikimin në fytyrën e robit të Tij, derisa njeriu të mos shpërqendrohet nga namazi, prandaj kur të faleni mos e largoni vëmendjen prej tij.”
Ahmedi transmeton nga Ebu Dherri se i dërguari (sal-lAllahu alejhi ue sel-lem) ka thënë: “Allahu vazhdon të qëndrojë përball robit të Tij kur është në namaz, deri sa të mos shpërqendrohet nga namazi, e nëse e largon vëmendjen prej tij, atëhereë edhe Allahu e largon shikimin nga robi i Tij.”

O robër të Allahut!
Me të vërtetë, namazi me të gjithë pjesët përbërëse të tij, si: qëndrimi në këmbë, në sexhde, dhikri që bëhet në këto pozicione është nështrim ndaj Allahut të Madhëruar.” Në suren Bekare ajeti 238, thuhet: “... dhe ndaj Allahut të jeni respektues (në namaze)”. Si dhe ajetin 43, po në suren Bekare: “... dhe bini në ruku (përkuluni) me ata që e bëjnë rukunë”. Sepse me te vërtetë rukuja (përkulja) është bindje ndaj Allahut dhe nënshtrim para Tij me gjithë trupin. Prandaj dhe mendjemëdhenjtë refuzuan t’i përkulen Allahut të Madhëruar për këtë arsye iu tërhoq vëmendja duke u thënë: “Dhe kur u thuhej atyre: ‘Përkuluni!’, ata nuk përkuleshin. Atë ditë është mjerim për ata që përgënjeshtruan.” Po kështu dhe sexhdja është një prezantim më i madh i nënshtrimit që robi i bën Zotit të tij. Kur njeriu vendos pjesët e tij më të nderuara në tokë, duke e nënshtruar dhe zemrën e tij për Allahun e Lartësuar në shenjë modestie dhe frike ndaj krijuesit të tij. Një veprim i tillë e bën besimtarin të jetë më afër Zotit të tij, siç ka thënë dhe i dërguari (alejhi selam): “Me të vërtetë, njeriu është më afër Zotit të tij kur është në sexhde.” Allahu i Lartësuar ka thënë të Dërguarit (sal-lAllahu alejhi ue sel-lem): “... vazhdo me sexhde dhe afrohu Zotit tënd!”
Iblisi pasi refuzoi t’i bënte sexhde Ademit (alejhi selam) meritoi mallkimin dhe përçmimin e Allahut. Politeistët dhe politeistet refuzuan t’i bënin sexhde Allahut në këtë botë, për këtë arsye nuk do t’u mundësohet rënia në sexhde ditën kur do ta takojnë Zotin e tyre, siç thonë edhe ajetet 42-43 në suren Kalem: “Ditën kur ashpërsohet çështja deri në kulm (në Kiamet), e ata do të ftohen për të bërë sexhde, po nuk munden. Shikimet e tyre janë të përulura dhe ata i kaplon poshtërimi, kur dihet se ata kanë qenë të ftuar të bëjnë sexhde sa ishin të shëndoshë (e ata talleshin).” Buhariu transmeton nga Ebu Seid el Hudri se ka dëgjuar të Dërguarin e Allahut duke thënë: “Kur shfaq Zoti ynë Kërcirin e Këmbës së Tij, i bien në sexhde të gjithë besimtarët dhe besimtaret, mbetet vetëm ai që ka rënë në sexhde në këtë botë sa për t’u dukur dhe t’u dëgjuar, kur shkon për t‘i bërë sexhde Allahut shpina e tij transformohet në një pjesë të vetme (e palëvizshme).” Ibn Kethiri thotë se ky është një hadith i njohur të cilin e transmetojnë Buhariu, Muslimi dhe të tjerë veç tyre.
Ndër shkaqet që ndikojnë në përqendrimin në namaz është dhe përkujtimi i cilësive të larta të Allahut të Lartësuar si, i Lartësuari, i Madhëruar kur të jesh në sexhde apo ruku. Kur kujton këto cilësi duket sikur thua: O Allah, unë ndaj teje jam i nështruar dhe i bindur ndërsa Ti je i Madhëruar i Lartësuar, prandaj dhe duhet thënë në ruku “Subhane Rabi el adhijm” (larg nga të metat është Zoti im i Madhëruar), në sexhde të themi “Subhane Rabi el ala” (larg nga të metat je o Zoti im i Lartësuar).

O myslimanë!
Të menduarit në kënaqësinë dhe në sevapin që merr njeriu gjatë namazit të tij, e bën atë t’ia ndiejë lezetin (ëmbëlsinë) namazit. I Dërguari (sal-lAllahu alejhi ue sel-lem) thotë: “E arrij qetësinë time në namaz.” Allahu thotë në suren Bekare ajeti 45: “Kërkoni ndihmë me durim dhe namaz, vërtetë, ajo është një çështje e madhe (vështirë), por jo për ata që kanë frikë (Zotin)”. Në suren Ankebut thuhet: “... e fal namaz, me të vërtetë, namazi largon nga të shëmtuarat dhe të irituarat...”. Por kur njeriu e harron shpërblimin dhe kënaqësinë e namazit, i duket sikur është në burg dhe mezi pret të dalë prej tij. Këtë e tregojnë dhe lëvizjet e shumta si dhe parakalimi i imamit në veprime. Kush i gjen këto në veten e tij ai del nga namazi pa përfituar asgjë dhe nuk ka dëshirë të falet përsëri, por falet vetëm për hir të zakonit ose për qejf.
Kini frike Allahun në namazin tuaj, o robërit e Allahut sepse ai është shtylla e Islamit, të ndalon nga veprat e shëmtuara dhe gjynahet, si dhe është gjëja e fundi për të cilën ka porositur i dërguari (sal-lAllahu alejhi ue sel-lem) para shkëputjes nga dynjaja.
O robërit e Allahut, namazi është gjëja e fundit që i mbetet njeriut nga feja e nëse e lë dhe namazin nuk ka më fe.
I kërkoj mbrojtje Allahut të Madhëruar të më ruaj nga shejtani i mallkuar: “Me të vërtetë kanë shpëtuar besimtarët. Ata të cilët në namazin e tyre janë të përqendruar.” 1-2 “Ata janë trashëgimtarët, të cilët e trashëgojnë Firdeusin dhe aty janë përgjithmonë.”(Muminun, 10-11)
Allahu më begatoftë mua dhe ju me Kuranin madhështor!

The First Ten Days of Dhul-Hijjah

With Allah's bounty, we are at the doors of very blessed days for both the hajeej (pilgrims) and the residents. So we should know the Sunnah regarding these days in order to make the best out of them.

I.The First Ten Days of Dhul-Hijjah:
- -------------------------------------

1. Ibn Abbas (R) reported that the Messenger (S) said: "There are no other days on which good deeds are more beloved to Allah than on these (Ten) Days" He was asked: "Not even Jihaad in Allah's way?" He replied: "Not even Jihaad in Allah's way; except for a person who went out (for Jihaad) with his self and wealth and came back with none (i.e., lost all for Allah)." [Al-Bukhaaree,...]

2. Ibn Umar (R) reported that the Messenger (S) said: "There are no other days that are greater before Allah (T), or that good deeds are more beloved to Him in them, than these Ten Days, so say in plenty Tahleel (laa ilaaha illa 'Llaah), Takbeer (Allahu Akbar), and Tahmeed (al-Hamdu lillaah)." [Ahmad & at-Tabarani; authentic]

3. In Tafseer of the aayah {And to mention and remember Allah's Name [plentifully] on known days} [al-Hajj 28], Ibn Abbas said: "These are the Ten Days." [Ibn Katheer]

4. Ibn Umar and Abu Hurairah used to go out to the market places on the Ten Days making Takbeer. And people used to say Takbeer too based on their action. [al-Bukhaaree].

5. Hafsah (R) said: "There are four acts that the Messenger of Allah (S) never stopped to do: Fasting on Aashooraa, on the Ten Days, and three days of every month, and to pray two rak'aat before the morning prayer." [Ahmad & an-Nasaa'ee; authentic]

6. One of the wives of the Prophet (S) said: "Allah's Messenger (S) used to fast the (first) nine days of Dthil Hijjah, the Day of 'Aashooraa', and three days of each month." [Sahih Abi Dawud by al-Albaani]

7. Fasting on all these days, however, is not a waajib or a sunnah that the Messenger (S) was strictly constant in it. Aaishah (R) said: "I never saw the Messenger (S) fasting the Ten Days." [Muslim]

8. It is reported that once the Ten Days started, Sa'eed bin Jubair used to exert very excessively (in worshiping Allah) that it was almost beyond his capability.

II. The Day of 'Arafah:
- -----------------------

1. Abu Qatadah reported that the Messenger (S) said: "Fasting the Day of 'Arafah expiates the sins of two years: past one and coming one. And fasting the Day of 'Aashooraa' expiates the sins of the past year." [Muslim, ...]

2. Aaishah (R) reported that the Messenger (S) said: "There is no day on which Allah (T) frees people from the Fire as He does on the Day of 'Arafah. He comes close and then He boasts to His angels: 'What are these people seeking?'" [Muslim, an-Nasaa'ee, Ibn Maajah]

III. The Ruling of the Udhiyah (Sacrifice):

- -------------------------------------------

1. Suurat ul-Kawthar ((... For Your Lord Pray and offer Sacrifice ...))

2. ((Say: my salaah, sacrifice, life, and death are for Allah the Lord of the peoples. He has no Partners, with this I have been commanded, and I am the first of the believers.)) [al-An`aam 6:162-163]

3. Abu Hurairah (R) reported that the Messenger (S) said: "He who has the capacity but chooses not to sacrifice may not approach our prayer place (on Eed)." [Ibn Maajah, Ahmad, ..; authentic]

4. Anas reported that the Messenger (S) said: "He who slaughtered before the prayer (of Eed) has only slaughtered for himself. But the one who did it after the prayer has indeed completed his sacrifice and conformed with the Sunnah of the Muslims." [Al-Bukhaaree]

5. Al-Baraa' reported that the Messenger (S) said: "The first thing that we do on this day (al-Adhaa) is to pray. Then we go back and slaughter. The one who does this has indeed complied with our Sunnah, but the one who slaughtered earlier had only gotten some (regular) meat for his household, which does not count as sacrifice in the least." [Al-Bukharee & Muslim]

6. The one who cannot afford to sacrifice has been covered by the Messenger (S) who sacrificed for those who did not sacrifice in his Ummah, as was reported by Jaabir. [abu Dawud, at-Tirmiddhi, ...; authentic:Irwa ul-ghaleel]

IV. Some Sunan and Regulations:
- -------------------------------

1. Umm Salamah (R) reported that the Messenger (S) said: "The one who has a slaughtering to slaughter (on Eed) then, once the hilaal of Dhil Hijjah is observed, he should not cut any of his hair or nails until he sacrifices." [Muslim, ...]

2. Anas (R) reported that the Messenger of Allah (S) sacrificed two rams of beautiful (dark) eyes and large horns. He slaughtered them himself, putting his foot on the side of the neck, and saying: "Bismillah, wallahu Akbar." [Al-Bukharee and Muslim]

3. Aaishah (R) reported that the Messenger (S) said to her: "Give me the knife." Then he said: "Sharpen it against a stone." Then He took it, laid down the ram, and slaughtered it saying: "Bismillaah. O Allah, accept from Muhammad, Muhammad's family, and Muhammad's Ummah." And thus he sacrificed it.

4. The Messenger (S) first prohibited saving any of the Sacrifice's meat, to benefit poor people. Then permitted it saying: "Eat (from the meat), save, and give as Sadaqah." [Al-Bukharee & Muslim]

5. It can be done on any of the three days (Days of Tashreeq) following the Eed. Jubair bin Mut'im (R) reported that the Messenger (S) said: "All the Days of Tashreeq are slaughtering days." [Ahmad, Ibn Hibban, etc. Good in its collective chains of narrators]

6. Ibn Umar said: "The days of slaughtering are the day of adhaa and the two days following it." [Al-Muwatta'; Authentic]

V. The Three Days of Tashreeq:
- ------------------------------

1.'Uqbah bin Aamir said the the Messenger (S) said: "The day of 'Arafah, the day of slaughtering, and the days of Tashreeq are our Eed - Muslim people. They are days of eating and drinking." [Abu Dawud; authentic]

2. 'Amr bin al-'Aas said: "These days (the Days of Tashreeq) are the days that the Messenger (S) used to order us to eat on them and to prohibit us from fasting them." [Abu Dawud; authentic]

3. Nuhaishah al-Hudhali said that the Messenger (S) said: "The Days of Tashreeq are days of eating, drinking, and mentioning Allah." [Muslim, Ahmad]

4. Abu Hurayrah reported that the Prophet (S) said: "The Days of Minaa are days of eating and drinking." [At-Tahaawi & Ahmad; as-Saheehah 1282 by al-Albaani]

Wa Salla 'Llaahu 'alaa Muhammad.